İklim krizinin etkileri artık yalnızca yükselen sıcaklıklar, kuraklıklar ve sellerle değil, insanların zihinlerinde büyüyen kaygılarla da hissedilirken, özellikle genç kuşaklarda giderek yaygınlaşan "eko-anksiyete" gezegenin geleceğine ilişkin korku ve belirsizliği derinleştiriyor.

Dünya genelinde artan sıcaklıklar, şiddetlenen doğal afetler, biyolojik çeşitlilik kaybı ve hızlanan çevresel tahribat, iklim krizini yalnızca çevresel değil, psikolojik bir mesele haline de getiriyor.

İklim değişikliğinin günlük yaşam üzerindeki etkileri giderek daha görünür hale gelirken, gezegenin geleceğine ilişkin yoğun korku, kaygı ve belirsizlik hissi de özellikle genç nesiller arasında yaygınlaşıyor.

Bu ruh halini tanımlamak için kullanılan "eko-anksiyete" kavramı, ilk kez 1990'da gazeteci Lisa Leff tarafından ortaya atılırken, daha sonra Avustralyalı çevre filozofu Glenn Albrecht'in çevresel değişimlerin yol açtığı psikolojik etkileri tanımlayan çalışmalarıyla akademik literatürde daha güçlü bir yer edindi.

Gelecekte beklenen çevresel felaketlere yönelik derin endişe hali olarak tanımlanan ve korku, çaresizlik, öfke ve yas gibi duyguları tetikleyen eko-anksiyete, uzmanlara göre uzun vadede depresyon, tükenmişlik ve kronik stres gibi ruh sağlığı sorunlarına da zemin hazırlayabiliyor.

Uzmanlar, iklim krizinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin yalnızca bireysel bir psikolojik sorun olarak değil, aynı zamanda toplumsal dayanıklılık ve gelecek planlaması açısından da ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.

Konuyla ilgili yürütülen bir araştırmada, 10 bin genç katılımcının yaklaşık yarısının iklim değişikliğine ilişkin duygularının günlük yaşamları ve işlevselliklerini olumsuz etkilediği tespit edildi.

32 ülkeden 12 binden fazla katılımcının incelendiği bir başka araştırmada ise iklim kaygısının 24 ülkede çevre dostu davranışlara, 12 ülkede ise çevresel aktivizme katılımı artırdığı belirlendi.

- "Genç nesiller, iklim değişikliğinin tüm sonuçlarını yaşayacaklarının son derece farkında"

Curtin Üniversitesinden Dr. Ans Vercammen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, iklim değişikliğinin psikolojik etkilerine ilişkin farkındalığın son 20 yılda giderek arttığına işaret ederek, bu alanda çalışan araştırmacılar arasındaki genel fiikir birliğinin, eko-anksiyetenin temelinde "iklim ve çevresel değişimin gerçeklerine karşı rasyonel ve orantılı bir tepki" bulunduğu yönünde olduğunu kaydetti.

Bu durumun "kaygıdan fazlasını kapsadığını"na değinen Vercammen, "Ayrı duygular için daha spesifik terimler kullanılsa da eko-anksiyete tek bir duygusal durumdan ziyade, birbiriyle ilişkili bir 'eko-duygu' kümesinin genel adı olarak düşünülebilir." ifadesini kullandı.

Vercammen, eko-anksiyetenin tüm yaş gruplarında görülebildiğini ancak ergenler ile genç yetişkinler arasında daha yaygın ve yoğun olduğu bilgisini verdi ve "Bu durum, gelişimsel, zamansal ve politik faktörlerin yapısal bir birleşimiyle ilgili." dedi.

Bu yaş grubunun "gelişimsel açıdan daha savunmasız" olduğunu aktaran Vercammen, "Aynı zamanda kaybedecekleri daha çok şey var. Genç nesiller, iklim değişikliğinin tüm sonuçlarını yaşayacaklarının son derece farkında." şeklinde konuştu.

Vercammen, araştırmaların, gençlerin siyasi liderler ve önceki nesiller tarafından terk edilmiş hissettiklerini gösterdiğine dikkati çekerek, "Gençler davranışlarını değiştirmek ve önceki nesillerden miras aldıkları sorunları çözmek için aktivizmde yer almak gibi bir yükümlülük hissediyor, ancak aynı zamanda iklim değişikliğinin yapısal etkenlerini etkileyebilecek çok sınırlı bir siyasi veya ekonomik güce sahipler. Bu durum, daha büyük bir çaresizlik hissine yol açabilir." değerlendirmesi yaptı.

Eko-anksiyetenin yaklaşan tehdide karşı zihnin verdiği doğal bir "sinyal" olduğunu vurgulayan Vercammen, halihazırda iklimin değiştiği bir dünyada insanların bu gerçeğe psikolojik olarak uyum sağlamasının bir "pes etme" değil, aksine bir "ihtiyaç" olduğunu vurguladı.

- "Sosyal medya, duygusal boyutu daha da güçlendirebilir"

Tarih boyunca insanların sosyal ve çevresel sarsıntılar yaşadığına ve özellikle Sanayi Devrimi'nin toplumda büyük çaplı sosyal değişim ile çevresel bozulmalara yol açtığını ifade eden Vercammen, bugün yaşanan ekolojik kaygının ise daha farklı bir tablo çizdiğine işaret etti.

Gelişen teknoloji ile birlikte sosyal medyaya kolayca erişebilmenin iklim değişikliğinin etkilerine neredeyse sürekli maruz kalmayı mümkün kıldığını aktaran Vercammen, bu durumun "soyut bir konuyu kronik bir stres faktörüne dönüştürdüğünü" söyledi.

Vercammen, "Özellikle sosyal medya, algoritmaların duygusal içerikli paylaşımlara öncelik vermesi nedeniyle bu duygusal boyutu daha da güçlendirebilir. Dolayısıyla, geçmişte ruh sağlığını çevresel tehditlerden koruyan birçok tampon mekanizmanın ortadan kalktığı ve bunun da çaresizlik hissini ve ahlaki aciliyet duygusunu yoğunlaştırdığı söylenebilir." dedi.

- "Geçmişteki olaylar yerel veya bölgesel nitelikteydi"

Georgetown Üniversitesi Tarih Bölümü profesörü John McNeill, tarih boyunca toplumların kuraklık, kıtlık ya da ani çevresel değişiklikler gibi ciddi iklimsel stres dönemlerinde, bugün "eko-anksiyete" olarak adlandırılan duruma benzer kaygılar yaşadığını, ancak çoğu zaman bunun dini terimlerle yansıtıldığını kaydetti.

Bugün ekolojik kaygı duyan insanların çevresel baskı ve stresleri daha bilimsel bir bakış açısıyla değerlendirdiğini belirten McNeill, "Günümüzde bu kaygı, sel, kuraklık ya da don gibi belirli olaylara daha az odaklanırken, bilimin ortaya koyduğu uzun vadeli eğilimlere çok daha fazla odaklanıyor." yorumunu yaptı.

Son yüzyıllarda dini anlayışlarla rekabet eden daha bilimsel yaklaşımların ortaya çıktığını ancak bu durumun, ekolojik kaygıları ortadan kaldırmadığına vurgu yapan McNeill, "Günümüzün ekolojik endişeleri dünya çapında daha yaygın. Geçmişteki olaylar yerel veya bölgesel nitelikteydi." görüşünü paylaştı.

McNeill, Sanayi Devrimi'nin insanlığın çevreyle ilişkisinde önemli bir kırılma noktası olduğuna işaret ederek, bu sürecin toplumların doğa ve çevresel değişimle kurduğu duygusal ve kültürel ilişkiyi de dönüştürdüğünü söyledi.

Kongo’da Ebola salgını… DSÖ: “Durum son derece endişe verici”
Kongo’da Ebola salgını… DSÖ: “Durum son derece endişe verici”
İçeriği Görüntüle

Özellikle kentleşmenin insanları doğadan uzaklaştırarak doğaya ilişkin bilgi ve aşinalığı azalttığını dile getiren McNeill, demiryollarının ve seyahatin yaygınlaşmasıyla birlikte bu ilişkinin yön değiştirdiğini vurguladı.

McNeill, kentli nüfus arasında doğaya karşı romantik bir bağın geliştiğini, bunun sanat ve edebiyatta güçlü biçimde ifade edildiğini, söz konusu yaklaşımın 1870'lerden itibaren çevre koruma hareketlerine de zemin hazırladığına değindi.