Ata’mızın yolu bu değil !

Atatürkçülük diğer bir ifade ile Ata’mızın yolundan gitmek nasıl ki “din düşmanlığı” değildir, dindar olmak da “Atatürk” karşıtlığı olarak “inanç sahibi veya muhafazakar” olmak olmamalıdır.

Ki her iki düşünce temelinde yol alan politik eylemler ise “içimizdeki düşman” misali Devletin kimyasını ve toplumun ayarlarını bozan görünmez bir tehdit ve tehlikedir.

Kıbrıs Türk toplumu “tekke ve tarikat mensuplarına izin” konusunda yeni bir tartışma ile yeni bir kamplaşmanın arifesinde.

Ve elbette, Kıbrıs Türk toplumunun “tekke ve tarikatlara” mesafeli duruşu da “dinsizlik ve din düşmanlığı” olarak yorumlayacak sığ düşüncelerin de esiri olmamalı.

Ve elbette, böylesi mesafeli bir duruşta “Atatürkçülük” adına Türkiye diğer bir ifade ile Ankara düşmanlığına araç olarak kullanılmamalı.

Ancak bir gerçek var  ki, Kıbrıs Türk’ü benzer tüm olgularda olduğu gibi tek bir noktada birleşmekte; “Ata’mızın yolu bu değil” diye.

Devletin dirliği ve birliği için işlevsel olan tarikatların olduğu da bir gerçek ancak diğer bir gerçek de anavatan Türkiye’de ne çektiyse Devleti sömüren tarikat ve çıkar gruplarından çekti.

“Din turizm”i amacı ile KKTC’yi ziyaret edecek “tekke ve tarikat üyelerine” 1 yıl oturma izni verilmesine yönelik Meclis’te gerçekleşen görüşmeler, toplumsal vicdanda yaradan öte laik düşünce ve toplum ile Devlet yapısına karşı bir tehdit olarak algılanmanın arifesinde.

Ve böylesi bir kararın Kıbrıs Türk toplumu tarafından laik yapısı ile KKTC’nin kimyasının oynanmasına yönelik bir girişim olarak algılanmasını ise Kıbrıs Türklerine “din düşmanlığı” yaftası yapıştırmadan düşünmek ve tartışmak gerek.

Laikliği ve Atatürk ile Atatürkçülüğü savunmak nasıl ki “dinsizlik ve din düşmanlığı” olmamalıdır, laik Devleti savunma güdüsü ile hareket eden ve Atatürkçülük “kırmızı çizgisi” olan bir toplumun da “din düşmanı” olarak algılanması da kabul edilir bir yaklaşım değildir.

Ve unutulmamalıdır ki, Osmanlı İmparatorluğunun güç ve toprak kaybetmeye başladığı günlerden bugüne kadar Anadolu’ya ihanet etmeyen tek topluluk da bir avuç Kıbrıs Türk olmuştur.

Anavatan Türkiye’nin Barış Harekatı ile “soykırımdan” kurtulan Kıbrıs Türklerinin de kuzey Kıbrıs’a özgürlük göçünde ise Rum esaretinde bırakmadıkları tek şeyin ise Atatürk büst ve posterleri olduğu da unutulmamalıdır.

Atatürk ve Türk Devlet geleneğine bağlılıklarının toplumsal genetik ve kimyasının “olmazsa olmaz” bir elementi olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, Kıbrıs Türk’ünün duruşunu değerlendirmek ve anlamak gerek.

Kıbrıs Türklerinin büyük çoğunluğu tarafından da, Ankara Hükümetleri ile görüş ayrılıklarının Atatürk ve Türk Devlet geleneğine bir karşı duruş ve tarihsel birliktelikten bir kopuş olmadığı da toplumsal bir gerçeklik.

Ankara, Atatürk ve Atatürkçülüğe karşı bir tehdit ve tehlike olarak görülen her eylemin ise Kıbrıs Türkleri tarafından “kırmızı çizgilerine” bir tecavüz olarak algılandığı realitesini yok saymadan, “din turizm”i amacı ile KKTC’yi ziyaret edecek “tekke ve tarikat üyelerine” 1 yıl oturma izni verilmesi olayı ve benzeri olgularda ortaya konan tartışma ve tepkileri değerlendirmek zorunda.

Lefkoşa ise “haklı gerekçeler” ile olası talepleri tüm yönleri ile Kıbrıs Türküne anlatmak zorunda.

Ve “kırmızı çizgileri” sarsacak “haksız ve/veya eksik taleplerin” de sonuçlarını cesurca Ankara’ya anlatmak zorunda Lefkoşa hükümetleri.

Ve, UBP-YDP-DP Hükümeti gibi KKTC Meclisinde yer alan diğer siyasi partiler de bilmeli ki, Türkiye sevdası Ankara yalakalığı olmamalı, “yanlışa yanlış” ve “doğruya doğru” deme iradesi ortaya koymalıdır Lefkoşa Hükümetleri.

Lefkoşa, Kıbrıs Türkünün “kırmızı çizgileri”ni Ankara’ya doğru şekilde ve cesurca anlatarak kısır tartışmaların bazı kesimlerce Türk düşmanlığı için kullanılmasının da önüne geçmek zorunda.

Ankara ise Kıbrıs Türkünün Atatürk ve laklik konusundaki hassasiyetlerini “din düşmanlı ve Türkiye karşıtlığı” olarak yorumlama hatasına düşmeden, benzer olguları diyalog yolu ile Kıbrıs Türklerine anlatmalı.

Ve bilinmeli ki, Kıbrıs adasında Türk varlığının en önemli ve belki de yegane teminatı ise Kıbrıs Türklerinin Atatürk’e koşulsuz bağlılığı ve bağlılığın erozyona uğratılmadan devam etmesidir.

Gerisi ise sadece teferruattır.